Skip to content

Madrid, Oley!

İstanbul’dan dört buçuk saatlik bir uçuşla, ki bu İstanbul’dan Avrupa’nın herhangi bir noktasına en uzun uçuşlardan biri, İspanya’nın başkenti Madrid’e ulaştık. Kuş misali, Akdeniz’in bir ucundan diğer ucuna uçtuk. Bu heyecan vericiydi. Güzel ve bakımlı tarihi binaları, kendine has yemek kültürü ve lezzetleri, sıcakkanlı insanları, canlı meydan ve sokakları, değerli sanat eserlerini barındıran müzeleriyle, bu “renkli” şehri beğendim.

İspanyollar canayakın insanlar… Kimi zaman yan masamızda oturanlar birden bizimle sohbet etmeye başladı ve tavsiyelerde bulundu, kimi zamansa yolda biz sormadan yol gösteren, yardım etmeye çalışan insanlar oldu. Tanıştığımız Valensiyalılar, özellikle ilkbaharı karşılamak için mart ayında düzenlenen Las Fallas adlı sokak festivali zamanında Valensiya’ya gitmemizi önerdi. Bunu da bir kenara not ettik ve haydi başlayalım Madrid’i anlatmaya…

Belki de Madrid’e gider gitmez ilk olarak soluğu şehir merkezindeki tarihi Plaza Mayor meydanında almalısınız. Dört bir yanınızı saran, beyaz panjurlu, kiremit rengi, altları kemerli güzel binalarıyla bu dikdörtgen meydanda Madrid’e geldiğinizi hissedeceksiniz.

İspanya Kralı III. Felipe döneminde inşa edilmiş olan bu kent meydanı, ilk olarak 1619 yılında, 399 yıl önce açılmış. Çeşitli yangınlar geçiren yapı, 1790’da tekrar inşa edilmiş. Dört bir kenarında dizili dükkanlar, kafeler, restoranlar var. Ortada da III. Felipe’nin atlı bir heykeli bulunuyor… Kahve içmek için harika bir ortam. Canlı sokak heykelleri, size şov yapıyor, bahşiş istiyorlar. Hele bir de hava güneşli ve gökyüzü masmaviyse burası çok keyifli… Mavi ve kiremit rengi müthiş bir ikili oluşturuyor. Burada çekilen fotoğraflar da güzel çıkıyor tabii…

Plaza Mayor’a çok yakın olan, şehrin merkezi sayılan Puerta del Sol meydanındaki bir otelde kaldık ve çok merkezi olduğu için bu civarda konaklamayı size de tavsiye ederim. “Güneşin Kapısı” anlamına gelen Puerta del Sol, Madrid’in ana meydanı olduğu için gösteriler de burada yapılıyor. Yılbaşında halkın toplandığı yer de burası. Biz de Puerta del Sol’da sokak protestolarına denk geldik. Aldığımız bilgiye göre emekli maaşlarının düşüklüğü protesto ediliyordu. Herkesin düzgün biçimde gösterilere katılması dikkatimi çekti. Kavga, patırtı yoktu, medeni bir şekilde toplanmış kalabalık ve sessiz güç vardı. Puerta del Sol’da, Madrid’in sembolü olan “El Oso y El Madroño” adlı meşhur bir heykel var: ağaçtan çilek yiyen ayı heykeli…

Efsaneye göre, şehrin eski ismi, Latince ayılar diyarı anlamına gelen “Ursaria”ymış. Madrid civarındaki ormanlarda çok sayıda ayı yaşadığı ve bu ağaçlardan bulunduğu için, Ortaçağ’dan beri şehrin sembollerinin bunlar olduğu sanılıyor. 1967 yılında heykeltıraş Antonio Navarro Santa Fe tarafından yapılan bu heykel, bugün Apple Mağazası’nın önünde yer alıyor.

Ayrıca, meydanda Casa de Diego isimli güzel bir yelpaze dükkanı dikkatimi çekti. 1858 yılında kurulmuş bu tarihi dükkandan kendinize veya sevdiklerinize İspanya hatırası rengarenk, güzel yelpazeler alabilirsiniz. Kullanılan malzemelere ve elle yapılıp yapılmadığına göre fiyatları değişiyor. Puerta del Sol’dan başlayarak Almudena Katedrali ve Kraliyet Sarayı’na kadar uzanan Calle Mayor boyunca bu tarihi ana caddede güzel bir yürüyüş yapabilir, hatıra eşyaları satın alabilirsiniz. Madrid’te yürüyerek ve metroyla gayet rahat dolaştık.

Peki ya yemekler?

Puerta del Sol’da bulunan La Mallorquina isimli pastaneyi de tavsiye ediyorum. 1894’ten beri hizmet veriyormuş. Gittiğimiz her sefer çok kalabalıktı ve insanlar ayakta çöreklerini, sandviçlerini yiyor, kahvelerini içiyorlardı. Kahvaltı için de gidebilirsiniz. Ben “bamba” adlı kremalı bir çörek ve “napolitana de chocolate” adlı çörekten yedim, gayet lezzetliydi. Pastanenin sloganı ise, “Un día sin dulce, es un día malgastado.” Yani, “Tatlı yenmemiş bir gün, harcanmış bir gündür.”

Tatlı demişken, Madrid’te tatmanızı tavsiye edeceğim bir şey varsa o da: “Churros”. Sıcak çikolata sosuna batırılarak yenen, çok lezzetli bir hamur tatlısı… Daha kalın olanına ise “Porras” deniliyor. Tesadüfen karşımıza çıkan, Puerta del Sol yakınlarındaki tarihi Chocolatería San Ginés’de yemenizi öneriyorum.

1894’te kurulmuş olan bu kafenin çok tanınmış olduğunu içeri girince duvarlarda asılı olan meşhur kişilerin burada çekilmiş fotoğraflarından anladım.

Madrid’te bu lezzeti tatmak için en doğru adres olsa gerek. Mermer masaları, aynaları, harıl harıl çalışan personeli, kalabalıklığıyla, bana İstanbul’daki tarihi pastaneleri hatırlattı, örneğin İnci Pastanesi’ni… 24 saat açıkmış. Bu arada, kahvaltıda churros yemek çok yaygın.

Madrid’te vitrinlerde peynir ve jambon başrolde. Domuz bacağından elde edilen jambon çok satılıyor ve yeniyor. Jambon ve peynir alabileceğiniz ve yiyebileceğiniz bir yer olan Museo del Jamon’un şehirde toplam beş şubesi var. 1978’den beri hizmet veren bu restoran ve şarküteriye siz de uğrayabilir, bira içip, tapas yiyebilirsiniz.

Madrid’te yeme alışkanlıklarıyla ilgili dikkatimi çeken bir şey, ayakta yeme adeti oldu. Birçok restoranda, pastanede bunu gördük. İnsanlar ayakta bara, tezgaha dizilmiş atıştırıyor, bir şeyler içiyor, sohbet ediyorlardı. Nasıl yorulmuyorlar diye düşündüm, herhalde alışkanlık meselesi… Biz yerken oturmaya alışmışız…

Mercado de San Miguel

Mercado de San Miguel işte bu ayakta yiyip içme kültürünün ve İspanya’ya, İspanyol mutfağına özgü lezzetleri tatma keyfinin en yüksek düzeyde yaşandığı, doruğa çıktığı, taçlandığı bir çekim noktası adeta…

33 farklı tezgahın bulunduğu, demirden yapılmış bu meşhur gastronomi pazarı, bence Madrid’te mutlaka gidilmesi gereken özel bir yer. 1916 yılında inşa edilen yapı, 2009 yılında yenilenerek bugünkü haliyle açılmış.

Plaza Mayor’un hemen yanında yer alan bu popüler yemek yeri her zaman kalabalık… Herkes, ayakta istediği “tapa”ları tadıyor ve içki içiyor. Croquette, peynir ve zeytin çeşitleri, paella, balık ve farklı deniz ürünleri, tatlılar, meyveler, çerezler… Neler neler var… İspanya’nın her yerinden ürünler geliyor. İçeride istediğiniz kadar tur atarak tüm bu değişik yiyecekleri inceleyebilir, azar azar alıp deneyebilirsiniz. Sangria, bira, şarap ve Aperol Spritz en çok içilen içkiler…

Tapas yemek için La Latina semtindeki restoranlara da gidebilirsiniz.

Burada gittiğimiz La Musa adlı restoranın yemekleri gerçekten çok başarılıydı, belki de gezimiz boyunca yediklerimiz arasında en iyileriydi, tavsiye ederim.

Prado Müzesi

2019’da 200. yılını kutlamaya hazırlanan Prado Müzesi (Museo Nacional del Prado), İspanya’nın en önemli ulusal sanat müzesi olarak kabul ediliyor. Aynı zamanda dünyadaki en değerli Avrupa Sanatı koleksiyonlarından birine sahip. 12. yüzyıldan 19. yüzyıla kadarki dönemde yaşamış Avrupalı sanatçıların değerli eserlerinin bulunduğu müzede; Velázquez, Goya, Raphael, El Greco, Titian, Rembrandt, Bosch, Dürer ve Rubens gibi sanat tarihinin en ünlü ressamlarının başyapıtları sergileniyor.

1819 yılında Kraliyet Resim ve Heykel Müzesi olarak kurulan müzenin koleksiyonu büyük ölçüde, 16. ve 17. yüzyıl kral ve kraliçelerinin beğenilerine dayanıyor. Kraliyet mensuplarının ressam tercihleri müzenin koleksiyonunu olduğu kadar sanat tarihini de şekillendirmiş. Müzede, İspanyol ressamlar tarafından yapılan ve İspanya’nın insanlarını, manzaralarını, tarihini yansıtan eserler var.

İspanyol Altın Çağı’nın en önemli sanatçısı olarak kabul edilen Diego Velázquez’in 1656 yılında yaptığı “Las Meninas” adlı ünlü tablosu da Prado Müzesi’nde. Dünya sanat tarihi kitaplarında mutlaka gördüğümüz bu gizemli eseri görmek heyecan vericiydi. Bu eserin en ilginç yanlarından biri, ressamın tabloya kendisini de beklenmedik bir şekilde eklemiş olması, ki o dönemde bu hiç de alışılmış bir şey değilmiş… Ressamın kendi konumunu ve Kraliyet Ailesi’ne yakınlığını göstermesi bakımından ilginç bir örnek. İspanya Kralı IV. Felipe, Velázquez’i saray ressamı olarak görevlendirmiş ve yaşamı boyunca kendi portrelerini yaptırmış. Velázquez, saray protokol müdürlüğü de yapmış. IV. Felipe vefat ettiğinde İspanyol Kraliyet Koleksiyonu, Avrupa’nın en büyüğüymüş. Bu arada, Picasso 1957’de “Las Meninas” tablosundan esinlenerek onu yeniden yorumladığı 58 resim yapmış.

Müzede gördüğüm eserler arasında beni en çok etkileyenler, canlı gibi, hatta müzede Raphael’in tabloları için söylendiğini okuduğum “gerçekten daha gerçek” görünen portre resimleri oldu. Sanki o etkileyici bakışlarıyla tablodan çıkıp canlanıyorlar her önlerinden geçişinizde. Çok etkileyici… Tabii o dönemler fotoğraf olmadığı için soylular ressamlara portrelerini yaptırıyorlarmış. Zaten portre resmi, bir insanın nasıl göründüğünün yanı sıra kim olduğunu gösteren ve varlığını canlı bir şekilde hissettiren bir resim türü olarak tanımlanıyor. Bu portrelerden bir tanesi de, Prado Müzesi’nin bugünkü binasında kurulması fikrini ortaya atan kişi olarak bilinen Kraliçe Queen Maria Isabel de Braganza’nınkiydi.

Müzenin hiçbir yerinde, flaşlı ya da flaşsız, telefon ya da makineyle fotoğraf çekilmesine izin verilmiyor. Bununla ilgili girişteki görevli bana “sadece gözlerinizle” diye işaret yaptı. Ben de gözlerimi maksimum derecede kullanarak bu görüntüleri hafızama kazımak için uğraştım gezerken. Aslında sonradan düşündüm de, fotoğraf çekilmesine izin verilmemesinin bir nedeni resimlerin zarar görmesini engellemek, diğer bir nedeni de, bu resimlerin kopyalarının paylaşılarak herkese ulaşması ve aslında değerlerinin düşmesini önlemek olabilir. Ne de olsa, eğer biri bu resimleri görmek istiyorsa, Madrid’e Prado Müzesi’ne gelmeli, öyle değil mi? Bu da Prado Müzesi’nin değerini artıran bir şey. Günümüzde her şeyin fotoğrafı internet ve sosyal medyada çılgın bir hızla dolaşırken müzeyi ve eserlerini korumak için alınan bu önlem belki de çok akıllıca ve anlaşılır.

Guernica!

Prado Müzesi’nde tarihe yolculuk yaptıktan sonra bu kez daha yakın geçmişe, 20. yüzyıl sanat dünyasına dalış yapmak için Reina Sofia Müzesi’ne (Museo Nacional Centro de Arte Reina Sofia) gidebilirsiniz. 21 binin üzerinde eserin bulunduğu İspanya’nın bu diğer önemli ulusal müzesi 1992’de açılmış. Fotoğraf gibi gerçekçi tablolardan sonra modernizm, postmodernizm, kübizm, sürrealizm gibi 20. yüzyıl akımlarının temsilcilerinin çok farklı, soyut resimlerini görmek sizi sanat tarihinde bir yolculuğa çıkaracak. Farklı dönemlerden eserleri peş peşe görmek gerçekten etkileyici bir deneyim… Pablo Picasso, Joan Miró, Salvador Dalí, Óscar Domínguez gibi çok ünlü ressamların ilham verici eserleri Reina Sofia Müzesi’nde.

Müzenin en ünlü eseri, Picasso’nun Guernica adlı duvar resmi. Picasso, Guernica’yı İspanya İç Savaşı yıllarında İspanyol Cumhuriyetçi Hükümeti’nin Paris’teki 1937 Dünya Fuarı’na (Exposition Internationale des Arts et Techniques dans la Vie Moderne) katılmak üzere sipariş etmesi üzerine 1937’de yapmış. Hükümet, İç Savaş’ın yarattığı acıları dünyaya göstermek ve uluslararası yardım toplamak amacıyla bir resim yapmasını istemiş. Picasso’nun eseri de bunu fazlasıyla yerine getirmiş. Picasso nasıl bir resim yapacağını düşünürken, İspanya İç Savaşı sırasında Franco’nun isteği üzerine Almanlar İspanya’nın Bask bölgesindeki Guernica kentinde halkı bombalayarak katliam yapmış. Tüm dünyada yankı uyandıran ve tepki çeken bu olayın ardından Picasso gazetecilerin topladığı bilgi ve çektiği fotoğraflardan yola çıkarak 3,50 metreye 7,87 metre boyutlarındaki bu duvar resmini yaklaşık bir ayda tamamlamış. Bu katliamı kınamak amacıyla yaptığı resim, 20. yüzyılın en ünlü resimlerinden biri olmuş. Savaşa, otoriterleşmeye, baskıya karşı özgürlük mücadelesinin sembolüne dönüşmüş. Resmin Paris’te sergilenmesi sayesinde tüm dünya bu katliamı duymuş. Savaşın korkunç sonuçlarını ve acıyı hissetmiş. Picasso, Franco’nun yönetimi ele geçirmesi ve 2. Dünya Savaşı’nın başlaması nedeniyle 1939’da Guernica’yı New York’taki MoMA’ya vermiş ve demokratik bir rejim kurulana dek İspanya’ya dönmemesini istemiş. Ancak 1981’de İspanya’ya tekrar gelen resim, 1992’den beri Reina Sofia Müzesi’nde halkla buluşuyor…

Reina Sofia Müzesi’nde de Guernica’nın fotoğrafını çekmek yasaktı ancak görevli benim uzaktan telefonumla sadece bir fotoğraf çekmeme izin verdi. Sizinle bu fotoğrafı paylaşıyorum.

Bu arada müzeye akşam 19.00-21.00 arası girişler ücretsiz olduğu için uzun kuyruklar oluşuyor. Pazar günü ise 13.30-19.00 arası ücretsizmiş. Aklınızda bulunsun.

Prado Müzesi ve Reina Sofia Müzesi’nin yakınındaki CaixaForum adlı müze ve kültür merkezinin dışındaki dikey bahçe de dikkatimi çekti. Patrick Blanc tarafından yapılan bu bahçede yaklaşık 250 farklı bitki türü toprak olmadan su ve minerallerle yetiştiriliyormuş.

Puerta del Sol’dan başlayarak Calle Mayor boyunca yürüyerek çok büyük ve etkileyici yapılar olan Almudena Katedrali ve Kraliyet Sarayı’na ulaşabilirsiniz.

Ayrıca Madrid sokaklarında dolaşırken gözünüze ince haçlı kilise kuleleri takılacak, bu kuleler çok şık, güzel görüntüler oluşturuyor. Sanki mücevher gibi…

Cervantes Anıtı ile Don Kişot ve Sanço Panza heykellerini görmek içinse Plaza de España’ya gidebilirsiniz.

Opera Binası’nı görebilir, Retiro Parkı’nı ziyaret edebilirsiniz. Hepsi birbirine yakın, yürüme mesafesinde yerler. Güzel ve dinlendirici bir yer olan Retiro Parkı’nda pedicab ile tur atabilir ya da gölde mavi kayıklarla dolaşabilirsiniz. 19. yüzyıl sonuna dek İspanyol Kraliyeti’ne ait olan bu parkta gül bahçeleri de var. Yaklaşık 400 yaşında olduğu düşünülen, Madrid’in en yaşlı ağacı da bu parktaymış.

Real Madrid’in oynadığı Santiago Bernabéu Stadyumu’nu ziyaret etmek isteyebilirsiniz. Oraya gidemezseniz, Puerta del Sol’a çok yakın olan Real Madrid mağazasına da uğrayabilirsiniz. Mağazada çalışan personelle sohbetimiz sırasında Türk futbolu, futbolcuları hakkında bilgi sahibi olduklarını görünce şaşırdım. Türkiye’de oynayan İspanyolları da takip ediyorlardı. Darüşşafaka Basketbol Takımı’nı da biliyorlardı. Sporun, farklı ülkelerden insanları buluşturan bu özelliğini bir kez daha anladım, bunu çok seviyorum.

Türkçede bir şeye sevindiğimizde “Oley” deriz. Bu kelimenin kökeni İspanya’ya dayanıyor. Boğa güreşleri, flamenko dansları ve spor müsabakalarında coşkuyu, zaferi ifade etmek için söylenen “Olé” kelimesine. Bu kelimenin de muhtemelen merhaba anlamına gelen “Hola”dan türediğini okudum.

Madrid’e gidiyorsanız şöyle güçlü bir şekilde “Oley!” diyebilirsiniz.

 

One Comment

  1. Emin Emin

    Bahar, keyifle okudum yazını.

    Mimari, birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi çok hoş gözüküyor. Binalarda kullanılan renkler sıcak bir hava katmış şehre.

    “Tatlı yenmemiş bir gün, harcanmış bir gündür” sözü de tatlı yemek için iyi bir motivasyon.

    Teşekkürler paylaşımın için 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir