Skip to content

Avrupa’nın “En Mavi” Kıyıları

Fransa’nın Akdeniz’le kucaklaştığı kıyılar, Avrupa’nın en gözde tatil yerlerinden… Özellikle 19. yüzyıldan başlayarak Avrupalı soyluların kış aylarını geçirmek için villalar yaptırmasıyla burası çekici bir bölge haline gelmiş. Sanatçılar da güneşine, doğasına, güzelliğine kapılıp buraya yerleşmiş ve ilham bulmuş. Çekilen filmler ve ünlü yıldızlar da popülariteyi artırmış. Akdeniz’in her yerinde masmavi deniz ve güzel bir doğa var ama Côte d’Azur’ün mavisi hep daha bir meşhur olmuş sanki. Hala da bu cazibesini koruyor.

Fransız Rivierası olarak bilinen bölge, 1887’de yazar Stéphen Liégeard’ın burayla ilgili ilk rehber kitap olarak bilinen eserine Türkçede “mavi kıyı” anlamına gelen “La Côte d’Azur” ismini vermesinden sonra bu isimle de anılmaya başlamış. Haziran ayında Côte d’Azur’e ve ayrıca İtalya’da Sanremo ve Portofino’ya gittim. Bu güzel yerler bende masmavi bir iz bıraktı… Côte d’Azur’de bol olan şeyler neler mi? Ferahlatan ve büyüleyici deniz manzaraları, plajlar, çiçekler, tekneler, bakımlı ve zevkli yaşam alanları, ağaçların içinde güzel evler, iyi korunmuş tarihi binalar ve dar sokaklar, keyifli yiyecek ve içecekler…

Fransa’nın 5. en büyük şehri ve Fransız Rivierası’nın Alpes-Maritimes bölgesinin başkenti olan Nice’in nüfusu yaklaşık 350 bin. MÖ 350 civarında Yunanlılar tarafından kurulduğu sanılan Nice kentinin ismi Yunan mitolojisindeki zafer tanrıçası Nike’den geliyor. Nice’in en cazip yeri, 7 km boyunca uzanan sahil yolu ve tabii ki pırıl pırıl masmavi denizle buluştuğunuz plajı… Nice’i İngiliz soyluları 1700’lerin sonunda keşfetmiş. Promenade des Anglais isimli sahil yoluna da 1822’de İngilizler tarafından yaptırıldığı için bu isim verilmiş. Nice’in geniş, çakıl taşlı bir kumsalı var. Tam sahilde taş toplamayı sevenlere göre… Kumsalda herkes, özellikle gençler gruplar halinde oturmuş, günler uzun olduğu için geç saatlere kadar denize giriyor, plaj keyfi yapıyordu.

Palmiyeli sahil yolunda hem gündüz hem de akşamları dolaşanlar, bisiklete binenler, paten yapanlar vardı. Havalimanı hemen yakında olduğu için de sık sık üzerinizden uçak geçiyor, yakından görebiliyorsunuz. Gün batımını izlemek ve tüm plajın fotoğrafını çekmek için, Nice Kalesi’nin oradaki “I love Nice” yazısının olduğu yere gidebilirsiniz. Ayrıca Colline du Chateau denilen, kalenin olduğu tepeye tırmanabilirsiniz. Burada bir park ve şelale de var. Burada eskiden birçok kale varmış, bugüne ulaşan Tour Bellanda isimli kale 1800’lerin başında yapılmış. Bu tepeden şehri ve plajı daha da yukarıdan görebilir, güzel kareler yakalayabilirsiniz.

Sahil yolunun üzerindeki Di Piu isimli İtalyan restoranına gidebilirsiniz. Massena Meydanı ve Place du Palais de la Justice meydanı ile çevresi de güzel. Eski şehirde dolaşmak keyifli. Buralarda iyi dondurmacılar var. Yüzyıllar boyunca Nice Fransızlar ve İtalyanlar arasında el değiştirmiş, en son 1860’ta ise Fransa’ya katılmış. Bu nedenle şehirde İtalyan kültürünün etkisi mimaride, yemeklerde görülebiliyor. Nice ve Cannes’da Belle Époque tarzında inşa edilmiş süslü ve gösterişli binalar da görebilirsiniz.

Cannes

Côte d’Azur’ün bir diğer ünlü şehri de, Nice’ten sonra ikinci en büyük şehir olan Cannes.

Cannes deyince ilk akla gelen, tabii ki Cannes Film Festivali. Bu yıl Cate Blanchett’in jüri başkanlığını yaptığı yarışmada Altın Palmiye’yi, Japon yönetmen Hirokazu Kore-eda’nın yönettiği “Manbiki Kazoku” (Bir Aile İşi) filmi kazandı. İlk kez 1946’da düzenlenen festival, Venedik Film Festivali’ne rakip olarak başlamış. Günümüzde festivalin düzenlendiği mekan, La Croisette bulvarının üstünde yer alan Palais des Festivals et des Congrès. Cannes’da Le Suquet tepesindeki Église Notre Dame d’Espérance kilisesine çıkıp, şehrin fotoğrafını çekip oradan da bu eski ve güzel mahallenin evlerinin arasından aşağıya doğru yürüyüş yapın.

 

1834’te Cannes’a Lord Brougham isimli bir İngiliz lordu gelmiş ve Le Suquet mahallesinde bir villa yaptırmış. Ardından yakınları da onu takip etmiş ve Cannes böylece zenginlerin geldiği bir tatil yeri olmaya başlamış. Sahil boyunca devam eden La Croisette bulvarındaki kafe ve restoranlarda bir şeyler yiyip içmek keyifli. Ben biraz daha içeride olan Le Melting Pot’ta oturdum ve burayı da tavsiye ederim. Garsonla sohbetim sırasında, son yıllarda turist sayısında azalma olduğunu öğrendim. Tabii bu sene 8-19 Mayıs tarihleri arasında düzenlenen 71. Cannes Film Festivali sırasında her yer çok canlıymış, ama onun dışında genel olarak bir durgunluk olduğunu söyledi. Demek ki, bizim gibi onların da bu sorunu var.

 

Gezdiğim yerlerde İtalyan yemekleri yaygındı. Ayrıca kruvasan, krep, croque monsieur gibi Fransız klasiklerini kaçırmadım.

Hem Nice’te hem de Cannes’da, mor çiçekli çok güzel ağaçlar gördüm. Sanki lavantanın ağaç versiyonu gibiydiler. Bu ağaçların ismi “jakaranda”ymış ve Güney Amerika’dan getirilmişler. Rengi çok güzel olduğu için çok şık duruyor, şehirleri güzelleştiriyor ve renk katıyorlar. Amazonların inanışına göre bu ağaçlar bilge ay tanrıçasıyla ilişkilendiriliyormuş. Amerika’da da kafanıza bir jakaranda çiçeğinin düşmesinin şans getirdiğine inanılıyor, bu ağaçlar yeniden doğuşu ve ilkbaharın sihrini simgeliyormuş.

Brigitte Bardot’nun dünyaca meşhur ettiği Saint-Tropez

Fransız Rivierası’nın meşhurlarından Saint-Tropez’yi de çok beğendim. Küçük, sevimli ve şık bir yer. Limanda ve La Ponche mahallesinde geçtiğim her sokak güzeldi. Özellikle turuncu, sarı, pembe tonlarındaki evler bu ortama, denize, teknelere çok yakışıyor ve müthiş bir görüntü oluşturuyor. Eglise Notre Dame de l’Assomption isimli kilisenin renkleri de çok güzel, sarı ve turuncu.

Saint-Tropez, eskiden bir balıkçı kasabasıyken ve daha sonra sanatçıların keşfettiği bir yerken, Brigitte Bardot’nun başrolünde oynadığı, 1956 yapımı “Ve Tanrı Kadını Yarattı” filmiyle tüm dünyada meşhur olmuş. Filmin genç yönetmeni Roger Vadim o dönem henüz tanınmayan eşi Brigitte Bardot’ya rol verdiği bu filmin bu kadar meşhur olup hem eşini hem de Saint-Tropez’yi yıldızlaştıracağını tahmin etmiş midir acaba? 1960’larda ünlülerin, dünya sosyetesinin geldiği lüks bir tatil beldesi haline gelen Saint-Tropez’nin simgelerinden biri olan bronz ten de, 1960’lardan sonra dünyada popüler olmuş. Filmin çekildiği yerlerden biri olan La Ponche mahallesinde Bardot’nun uzun yıllar bir evi varmış.

La Glaye plajı

Limana çok yakın olan La Glaye plajından başlayarak dar sokaklarda turuncu tonlarındaki duvarlar arasında yürüyüş yapabilirsiniz. Ayrıca benim orada olduğum gün 15 Haziran’dı, eski dönem kostümleri giymiş insanlar gördüm, fotoğraflarını çektim. Meğerse 1637’de İspanyollara karşı kazandıkları zaferi kutluyorlarmış, tesadüfen o günde gitmişiz.

Vieux Port isimli limanda güzel bir yemek veya benim gibi kahve içip kruvasan yiyebilirsiniz. Burada kurulan bir de pazar var. Limanda ressamlar eserlerini sergiliyor ve satıyorlar.

Sokaklarda, dükkanlarda Brigitte Bardot’nun resimlerini görebilirsiniz, hatta belki kendisini de… Duyduk duymadık demeyin, Saint-Tropez’yi dünyaca meşhur eden Brigitte Bardot hala burada oturuyormuş!

Sanatçılar köyü Saint-Paul de Vence

Côte d’Azur bölgesinde görülebilecek en güzel ve şirin yerlerden biri de, surlarla çevrili bir Ortaçağ köyü olan Saint-Paul de Vence.

Burası, ünlü ressam Marc Chagall, oyuncu ve şarkıcı Yves Montand, Amerikalı yazar James Baldwin gibi tanınmış kişilerin yaşadığı, Picasso, Matisse gibi ünlü ressamların sık geldiği bir yer. Sanatçılar için bir çekim merkezi olan köyde 1966-85 yılları arasında yaşamış olan Marc Chagall, birçok aşk temalı manzara resmi yapmış. Bugün de köye giden yolun üzerinde köy manzarasının çok güzel göründüğü bir konuma Chagall’ın “Le couple dans le paysage bleu” isimli resmi yerleştirilmiş.

Eşiyle burada tanışıp evlenen Yves Montand köydeki Place De Gaulle’de düzenli olarak arkadaşlarıyla birlikte “pétanque” (bu bölgede toplarla oynanan bir oyun) oynarmış. Gezdiğimiz yerlerde ben de bu oyunu oynayan insanlar gördüm. Bugün de sanatçıların yaşamayı seçtiği bu güzel köyün dar sokaklarındaki taş binalarda sanat atölyeleri, galeriler, butikler, kafeler ve sokaklarda güzel çeşmeler var. Modern ve çağdaş sanatın enerjisi hissediliyor.

Sanatçıların bu köyü sevme sebebi, herhalde iklimin, doğanın güzelliği ve tarihi ortamdan ilham almaları… Işığın resim yapmaya elverişli olduğu da söylendi. Buranın meşhuru, 1920’den beri hizmet veren La Colombe d’Or isimli restoran ve otel. Ünlü ressamlar gelip burada kaldıklarında ve yemek yediklerinde karşılığında resim verirlermiş ve sahibi Paul Roux sanatçıların verdiği bu eserler sayesinde zamanla harika bir 20. yüzyıl sanatı koleksiyonuna sahip olmuş. Eserler de hala bu otelde sergileniyormuş.

En güzel manzaralı köy Èze

Küçük, şirin ve eski yerlerden hoşlanıyorsanız, o zaman Èze de tam size göre… Burası, deniz kıyısında bir tepenin üstünde kurulmuş ve bu sayede de muhteşem bir manzaraya sahip olan, Ortaçağ’dan kalma bir köy. Taş binaların arasında dar sokaklarda dolaşın, butikleri, galerileri ve dükkanlardaki renkli objeleri inceleyin, dinlenmek için oturup bir şeyler için.

Burada rahat rahat gezmeye zaman ayırmanızı ve acele etmeden dolaşmanızı öneririm. Yukarı çıkarken ve aşağı inerken durup manzarayı istediğiniz kadar seyredebilmelisiniz. Ancak böyle yavaş yaşandığında bu güzel yerlerin tadı çıkarılabilir diye düşünüyorum. En güzel manzaraya ulaşmak içinse en tepedeki, denizden 429 metre yükseklikteki Jardin Exotique d’Èze isimli bahçeye kadar tırmanın.

Yukarıdaki kale kalıntılarının arasındaki bu botanik bahçesinden köyün evlerini ve masmavi denizi seyredin. Bu bahçede çok ilginç kaktüsler ve heykeltraş Jean-Philippe Richard’ın yaptığı zarif kadın heykelleri var.

Bu arada Èze’de dolaşırken, içine girmemiş olsam da önünden geçerken gördüğüm Château de la Chèvre d’Or isimli güzel bir otel de dikkatimi çekti.

Èze köyünde, 1747’den beri faaliyette olan parfüm firması Galimard’ın fabrikası ve müzesi de bulunuyor. Jean de Galimard tarafından kurulmuş, dünyanın en eski üçüncü parfüm firması olan Galimard’ın esas fabrikası yine Côte d’Azur’deki Grasse kentinde. Bugün de parfümlerini, geleneksel metotlar kullanarak, Grasse’ta yetişen yasemin, gül, lavanta, portakal çiçeği ve sümbülteber gibi çiçeklerden elde ettikleri zengin kokularla üretiyorlar. Bu bölgenin iklimi çiçeklerin yetişmesine çok elverişli olduğu için, çok çeşitli ve kaliteli çiçekler varmış. Ayrıca öğrendiğim ilginç bir bilgi oldu: Dünyadaki tüm parfümler, “Burun” (Fransızca “le Nose”) denilen kişiler tarafından, farklı kokular karıştırılarak hazırlanıyormuş. Bu kişiler hem Tanrı vergisi çok bir iyi koku alma yeteneğine sahiplermiş hem de özel eğitim alarak kendilerini geliştiriyorlar ve hayatları boyunca hiç kahve, çay, alkol vs. içmiyor, baharat yemiyor, iyi koku almalarına mani olacak hiçbir şey yapmıyorlarmış. Dünyaca ünlü markalar için parfümleri bu kişiler hazırlıyormuş ve üretim aylarca sürebiliyormuş. Dünyada yaklaşık 500 “Burun”un yaşadığını ve Galimard’da da 2 “Burun”un çalıştığını öğrendim. Önceden randevu alarak bu kişilerle görüşmek ve kendi özel parfümünüzü hazırlatmak mümkünmüş. Teninizi ve psikolojinizi inceliyor, sevdiğiniz şeyleri soruyor, bunlara göre hazırlıyorlarmış. Aklınızda bulunsun!

Ayrıca Grace Kelly’nin anısına, çiçeksi ve romantik bir parfüm hazırlamışlar, ismi Brindille… Müze mağazasından parfüm, sabun, krem gibi çeşitli Galimard ürünlerini alabilirsiniz. Bu arada Grasse merkezli diğer ünlü parfüm firmalarının isimleri de, Fragonard ve Molinard.

Love in Portofino

Portofino deyince akıllara Dalida’nın “Love in Portofino” şarkısı gelir… Andrea Bocelli de bu şarkıyı çok güzel söylemiş, internette Portofino limanında verdiği bir konserin videosunu izledim. Gerçekten de, aşk bulunacak ve aşık olunacak bir yer olabilir burası… Portofino’ya denizden geldik, Santa Margherita Ligure’den kalkan tekneyle. Denizden yaklaşırken renkli evleriyle harika gözüküyordu, cennet gibi.

Portofino’da limandan yukarıya doğru Castello Brown isimli kaleye çıkmanızı tavsiye ederim çünkü buradan harika bir manzara var. Çiçekler, uçuşan kelebekler, masmavi deniz ve gökyüzü, Portofino manzarası derken yükseklikten değil ama güzellikten başınız dönebilir! Ben haziranda gittim, sıcaktı, bence bahar aylarında hava biraz daha ılıkken buraları gezmek daha da keyifli olur.

Bella Vista… İtalyanca güzel manzara demek. Bu isim tüm Côte d’Azur ve İtalyan Rivierası’na çok uyuyor. Çünkü sahil boyunca her yerde yemyeşil kıyılar, güzel evler ve muhteşem deniz manzarası var. Manzarayı bozan bir şeyle karşılaşmıyorsunuz. Tepelerde seracılık, tarım yapılıyor. Portofino’ya giderken Sanremo şehrine de uğradık. Burası da İtalyan Rivierası’nın popüler bir şehri. Alfred Nobel ömrünün son beş yılını burada bir villada geçirmiş ve Vahdettin de buraya sürgüne geldiğinde Nobel’in evinde yaşamış. 1951’de düzenlenmeye başlayan ünlü Sanremo Müzik Festivali, Eurovision için ilham kaynağı olmuş. Sanremo’ya yolunuz düşerse, sahil yolunun üstündeki, bir aile işletmesi olan Napul’é adlı restoranı tavsiye ederim. Bu restoranı orada peynir aldığımız dükkandaki Sanremolu bir kişi tavsiye etti.

Grace Kelly’nin anısına

Monako’ya gittiğimde ise açıkçası biraz hayal kırıklığına uğradım. Çünkü daha romantik ve doğal bir yer bekliyordum. Yaklaşık 2 kilometrekarelik bu küçücük ülkede, alan çok az olduğu için her yeri binalarla doldurmuşlar. Pek Avrupa’da görmeye alışkın olmadığımız bir manzara. Herhalde Grace Kelly’nin “To Catch a Thief” filminin çekimleri için buraya geldiği 1954 yılında burası daha güzelmiş. Monako, Vatikan’dan sonra dünyanın en küçük ikinci ülkesi. Yaklaşık 39 bin nüfuslu. Her yıl Monako sokaklarında Formula 1 Grand Prix yarışları yapılıyor. Monako’nun Monte-Carlo semti özellikle kumarhanesi, önünde duran lüks arabaları ve bunların fotoğrafını çeken turistleriyle meşhur. Ülkenin Monaco-Ville bölgesinde Palais du Prince yani Monako Prensi II. Albert’in sarayını görebilirsiniz. Eğer sarayın tepesindeki bayrak dalgalanıyorsa, bu Prens’in sarayda olduğunu gösteriyormuş.

Sarayın çevresindeki tarihi sokaklarda, eski şehirde dolaşıp burada güzel bir yemek yiyebilirsiniz. 19 Nisan 1956 tarihinde Grace Kelly ve Prens III. Rainier’nin evlendiği beyaz Monako (Saint Nicholas) Katedrali’ne de gitmenizi öneririm. Grace Kelly’nin mezarı da burada bulunuyor.

Ayrıca, La Roseraie Princesse Grace adlı gül bahçesi ve Oşinografi Müzesi (Musée Océanographique) de gezilebilir. Monako, Grace Kelly’nin prenses olarak gelişiyle tüm dünyada daha meşhur bir yer haline gelmiş. 1956’da Grace Kelly ve Prens III. Rainier evlendiklerinde, anne tarafından dedem kendilerine bir tebrik mektubu göndermiş. Çünkü anneannem ve dedemin evlilik yıl dönümü de onlarınkinden bir gün önce yani 18 Nisan’mış ve herhalde Grace Kelly’yi çok seviyorlarmış. Onlar da dedemin mektubuna cevap olarak işte bu teşekkür kartını göndermişler. Bize güzel bir hatıra olarak kaldı… Sevdiğimiz, hayran olduğumuz kişilere nasılsa cevap gelmez diye düşünmeden yazmalıyız bence, çünkü hiç belli olmaz. Bu kart da bize bunu hatırlatsın. Belki öyle güzel bir cevap alırız ki bu bize yaşam yolculuğumuzda ilerlemek için ihtiyacımız olan ilham ve cesareti verir, belli mi olur?

One Comment

  1. Zeynep Aran Zeynep Aran

    Bahar 🙂
    Çok teşekkür ederiz, bizi Fransız Rivierası hakkında bilgilendirdin ve de gezilip görülecek yerleri en ince detayına kadar bizile paylaşmışsın.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir